|
Mekke'nin fethinden sonra İslâm'ı
kabul edenler arasında Hz. Ebû Bekir'in babası Ebû Kuhâfe de
bulunuyordu. Yaşı sekseni aşmış, âmâ bir kişi
olan Ebû Kuhâfe, Hz. Peygamber'in huzurunda hidayete ermekte geç kalmışlığını
telâfi edercesine aşkla kelimei şehadet getiriyordu. Bu esnada
sevinmesi gereken "Sıddıyk" (yürekten tasdik edip,
sorgusuz sualsiz bağlanan) lakaplı Ebû Bekir ağlıyordu.
Fakat bu ağlayış bir sevinç ağlayışı
değil üzüntü ağlayışıydı. Bu, meclisteki
herkesin hayretine sebep olmuştu. Sordular:
- Ey Ebû Bekir, neden sevinilecek bir günde
gözyaşı döküyorsun? Cevap verdi:
- Allah'ın Resulünün en büyük arzusu
amcası Ebû Talibin müslüman olmasıydı. Fakat bu dileği
bir türlü gerçekleşmedi. Ben isterdim ki şu anda benim babamın
yerinde şehadet getiren Ebû Talib olsun, babamın Müslüman
olmasından dolayı benim gönlüm hoşnud olacağına,
amcasının Müslüman olmasından dolayı Allah Rasûlünün
gönlü hoşnud olsun. İşte bu olmadığı için
ağlıyorum.
Peygamberimiz
(s.a.v) azadlı kölesi
Zeyd bin Hârise'yi çok severdi. Oğlu Üsame'yi de. Babayı da oğulu
da gerektiğinde kollardı.
Hz. Ömer bir gün ganimet malı dağıtıyordu.
Oğlu Abdullah'a üç verirse Üsame'ye dört veriyordu. Abdullah
bunun sebebini öğrenmek istedi:
- Ben Üsame'nin katılıp da benim
katılmadığım tek gaza (savaş, cihad) hatırlamıyorum.
Neye dayanarak ona benden fazla veriyorsun?
Hz. Ömer şöyle açıklamada
bulundu:
- Hz. Peygamber onun babasını senin
babandan, Üsame'yi de senden çok sever ve kollardı. O'nun her işinde
muhakkak bir hikmet vardır. Ben O'nun sevdiğini kendi sevdiğime
tercih ederim.
Bir Ramazan'da Medineli bir müslüman
Halife Hz. Ömer'i iftar yemeğine davet etti. Yemek sırasında
yalnız Hz. Ömer'e bir kab içinde bir içecek
sunuldu. Hz. Ömer sordu: "Bu nedir?"
Ev sahibi cevab verdi: "Bal şerbetidir efendim, sizin için ayırmıştık
da..." Hz. Ömer onu içmeyi reddederek şöyle dedi: "Benim
yönetimini üstlendiğim halkın çoğu içmek için henüz
kuyu suyunu bile bulamazken ben burada bal şerbeti içemem."
Önemli bir sefer hazırlığı yapılıyordu.
Peygamberimiz herkesten yapabileceği yardımı en üst sınırda
yapmasını istedi. Hz. Ömer bu isteğe uyarak büyük
miktarda bir yardımla Hz. Peygamberin huzuruna çıktı. Hz.
Peygamber sordu:
- Ya Ömer, malının ne kadarını
yardım olarak getirdin?
Hz. ömer cevap
verdi:
- Tam yarısını getirdim ya
Resulallah, size getirdiğim kadar da geride var.
Biraz sonra Hz. Ebû Bekir geldi. O da büyük
bir yardımda bulundu. Hz. Peygamber ona da sordu:
- Malının ne kadarını
getirdin? Cevap verdi:
- Tamamını getirdim ya Resulallah,
evimde Allah ve Resulünün sevgisinden başka bir şey bırakmadım.
Bunun üzerine Allah'ın Resulü şöyle
buyurdu: - Allah yolunda fedakarlıkta Ebû Bekir'i kimse
geçemeyecek.
Kumandanlarından biri bir zafer dönüşü
Halife Hz. Ömer'in huzuruna çıktı. Yanında kısa
boylu, tıknaz biri bulunuyordu. Hz. Ömer "Bu kim?" diye
sordu. Kumandan anlattı: "Efendim bu benim sağ kolumdur.
Hangi görevi verdimse başarı ile
tamamladı. En gizli haberleri yerine ulaştırdı.
Bazen bir orduya bedel hizmet gördü. Zaferlerimi onun sayesinde kazandım
diyebilirim."
Aradan zaman geçti, aynı kumandan
halifenin huzuruna yeniden çıktı. Ama mağlup bir kumandan
olarak Halife sordu:
- Hani sağ kolun nerede?
- Sormayın ya Ömer, ihanet etti, düşman
tarafına geçti.
Hz. Ömer bu defa konuştu:
- Allah'tan başka hiç kimseye dayanmamak
gerektiğini geçen sefer söyleyecektim vazgeçtim. Bir musibet bin
nasihattan yeğdir diye düşündüm.
Halife Hz. Ömer bir mecliste hazır
bulunanlara sordu:
- Eğer dileğiniz hemen kabul
ediliverecek olsa ne dilerdiniz?
Birisi, "Benim falan vadi dolusu altınım
olsun isterim. Onu harcayarak İslâm'a daha çok hizmet edeyim diye"
dedi. Bir başkası, "Şu kadar sürüm (davar, koyun, keçi),
mal ve mülküm olsun isterdim. Gerektikçe onları sarfederek dine
yararlı olayım diye" dedi. Herkes buna benzer şeyler söyledi.
Hz. Ömer hiçbirini beğenmedi. Bu defa meclistekiler, Hz. Ömer'e
sordu:
- Ya Ömer peki sen ne dilerdin? Cevap verdi:
- Ben
de Muaz, Salim, Ebû Ubuyde gibi müslümanlar yetişsin isterdim.
İslâm'a onlar vasıtasıyla hizmet edeyim diye.
Halife Hz. Ömer bir gün kırbasını
(su tulumu, su kabı) sırtına yüklenmiş, Medine'nin en
kalabalık sokaklarında dolaşıyordu. Babasının
sırtında kırba ile dolaştığı oğlu
Abdullah'ın da gözüne ilişti ve kendisine yetişip sordu:
- Baba sen ne yapıyorsun, koskoca halife
sırtında kırba taşır mı, taşıtacak
kimse mi bulamadın?
- Oğlum, bunu taşıtacak adam
bulamadığım için veya başka bir mecburiyet dolayısıyla
taşıyor değilim. Nefsime gurur gelir gibi oldu, kendimi beğenir
gibi oldum, sırf onu küçültmek için bu yola başvurdum.
Birgün ashab Peygamberimiz (s.a.v)'den
Hz. Ali'yi niçin çok sevdiğini sordu. Hz Peygamber o anda mecliste
bulunmayan Hz. Ali'yi çağırmaya adam gönderdi ve orada
bulananlara sordu:
- Birisine iyilik etseniz, o da size kötülük
etse ne yapardınız? Cevap verdiler:
- Yine iyilik ederiz.
- Yine kötülük yapsa?
- Biz yine iyilik ederiz?
- Yine kötülük yapsa?
Ashab cevab vermedi, başlarını
öne eğdiler. Bunun anlamı kötülüğe kötülükle
mukabele etmesek bile iyilik yapmaya devam etmeyiz, demekti.
Bu sırada Hz. Ali o meclise geldi.
Rasulullah Hz. Ali'ye sordu:
- Ya Ali, iyilik ettiğin biri sana kötülük
etse ne yapardın?
- Yine iyilik ederdim.
- Yine kötülük yapsa?
- Yine iyilik yapardım.
Hz. Peygamber soruyu tam yedi defa tekrarladı.
Hz. Ali yedi defasında da "yine iyilik ederdim" diye cevap
verdi. Ashab,
- Ya Rasulallah, Ali'yi çok sevmenizin
sebebini şimdi anladık, dediler.
Ashabtan (Peygamberimizin arkadaşları)
Abdullah oğlu Cabir bir rüyasında, büyük ineklerin küçük
inekleri sağdığını, hastaların sağları
ziyaret ettiğini, kuru bir çay kenarında yemyeşil bahçeler
bulunduğunu, minberde (camilerde imamın hutbe okuduğu yer)
koca koca putlar durduğunu gördü. Bu, sıradan bir rüyaya
benzemiyordu. Bunun önemli bir mesajı olmalıydı. Bu rüyayı
yoracak kişi olarak ilk defa Hz. Ali aklına geldi. Hz.
Peygamberin "İlim beldesinin kapısı" diye
nitelediği Hz. Ali ancak güvenilir bir açıklama getirebilirdi.
Bu düşüncelerle rüyasını yordurmak üzere Hz. Ali'ye müracaat
etti. Rüyasını tane tane anlattı ve
ne anlama geldiğini yormasını
rica etti. Hz. Ali "Yanlış yorumdan Allah korusun" diyerek
söze başladı ve şöyle devam etti. "Büyük ineklerin
küçük inekleri sağması, yetki ve mevkilerini halkı
soymak için kullanan görevlileri (amir ve memurları); hastaların
sağları ziyaret etmesi, yoksulların hallerini arzetmek için
zenginlerin peşinde koşmasını; kuru çay kenarında
bulunan yemyeşil bahçeler, uzaktan veya dışardan bakıldığında
çok büyük sanılan ve öyle ünlenmiş ama aslında içleri
kupkuru çölden ibaret olan ilim adamlarını; minberde duran
koca koca putlar ise, layık olmadığı halde ilmin,
dinin ve devletin yüce makamlarına yükselmiş kimseleri ifade
eder."
Hz. Ali'nin halifeliği sırasında,
Hz. Osman'ın şehid edilmesiyle sonuçlanan fitne, fesad daha da
arttı. Bu durumdan üzülen, şikayetçi olan bir mümin Hz.
Ali'ye gelip sordu:
- Ya Ali neden Hz. Ebû Bekir ve Ömer zamanında
meydana gelmeyen bu olaylar senin zamanında meydana geliyor, müminler
birbirine düşüyor?
Hz. Ali cevap verdi:
- Hz. Ebû Bekir ve Ömer zamanında biz
vardık, ama bizim zamanımızda onlar yok.
İslâm dünyasında Kur'an'dan sonra en güvenilir kaynak Sahih-i
Buhari adındaki hadis kitabıdır. İsmail
el-Buha-ri'nin Hz. Peygamberin hadislerini toplamaya kendini vakfettiği,
yeni bir hadis duymak ve almak için dere tepe dolaştığı,
günlerce, haftalarca yol katettiği sıralardaydı. Kendisine
birçok sahabi ile görüştüğü bilinen birinden söz edildi.
Çok zaman yaptığı gibi uzun bir yol katederek bahsedilen
adamı buldu. Fakat adamı bulduğu sırada kazığından
boşanmış olan devesini boş torba ile aldatarak
yakalamaya çalıştığına şahit oldu. Bu halde
hiçbirşey sormadan geri döndü. Niçin boş döndüğünü,
birkaç hadis not etmediğini soranlara şöyle cevap verdi:
- Ben devesini aldatarak yakalamaya çalışan
adamın rivayet edeceği hadise güvenmem.
Büyük fıkıh (hukuk) bilgini,
Hanefi mezhebinin kurucusu İmam-ı Azam Ebû Hanîfe'nin (VIII.
yüzyıl) ilmi faaliyetleri yanında ticaretle de meşgul
zengin bir zat olduğu malumdur. Bu büyük insan, gündüz öğleye
kadar mescitte talebelerine ders verir, öğleden sonra da ticari işleri
ile uğraşırdı. Bir gün ders verdiği sırada
bir adam mescidin kapısından seslendi:
- Ya imam, gemin battı!... (İmamın
ticari mal taşıyan gemileri mevcut)
İmam-ı
Azam bir anlık tereddütten sonra
- Elhamdülillah dedi.
- Bir müddet sonra aynı adam yeniden
gelip haber verdi:
- Ya imam, bir yanlışlık oldu
batan gemi senin değilmiş.
İmam
bu yeni habere de:
- Elhamdülillah, diyerek mukabele etti. Haber
getiren kişi hayrete düştü:
- Ya imam, gemin battı diye haber
getirdik "Elhamdülillah" dedin. Batan geminin seninki olmadığını
söyledim yine "Elhamdülillah" dedin. Bu nasıl hamdetme böyle?
İmam-ı
Azam izah etti:
- Sen gemin battı diye haber getirdiğinde
iç âlemimi, kalbimi şöyle bir yokladım. Dünya malının
yok olmasından, elden çıkmasından dolayı en küçük
bir üzüntü yoktu. Bu nedenle Allah'a hamdettim. Batan geminin benimki
olmadığı haberini getirdiğinde de aynı şeyi
yaptım. Dünya malına kavuşmaktan dolayı kalbimde bir
sevinç yoktu. Dünya malına karşı bu ilgisizliği bağışladığı
için de Allah'a şükrettim.
Zamanında İmam-ı Azam ile
herhangi bir konuda tartışmaya girip de galip çıkan görülmemiştir.
Hem derya gibi ilmi, hem de herkese nasip olmayan zeka ve mantığı
sayesinde hepsinden kendisi galip çıkıyordu.
Abbasi Halifesi Me'mun İmam-ı Azam'ı
Kufe'ye kadı yapmak istiyordu. İmamı çağırdı
ve bu niyetini açıkladı. İmam-ı Azam yönetimin yanlışlıklarına
alet olmamak için bu teklifi kabul etmedi.
- Ben kadılık yapamam, dedi.
Halife de herkes de kabul ederdi ki ondan iyi
kadılık yapacak bulunamazdı. Bu nedenle Halife sert çıktı:
- Yalan söylüyorsun, sen kadılık
yaparsın!
İmam-ı
Azam akan suları durduracak şu cevabı verdi:
- Eğer ben yalan söylüyorsam, yalan söylediğim
için kadılık yapamam, çünkü yalancıdan kadı olmaz.
Eğer "yapamam" dediğim zaman doğru söylüyorsam,
sözümün gereği olarak kadılık yapamam. O halde her iki
halde de kadılık yapamam,
İmam-ı Azam'ın da bulunduğu bir
mecliste birisi şöyle bir soru sordu: "Bir adam ki, cenneti
istemez, cehennemden korkmaz, ölü eti yer, rüküşüz secdesiz
namaz kılar, görmediğine şahitlik eder, fitneyi sever,
hakkı istemez, bu adam kafir midir, mümin mi?" Mecliste
bulunanlar ağız birliği etmişçesine "Bunlar
kafirin sıfatlarıdır, böyle bir adam kafirin ta kendisidir."
dediler. İmam-ı Azam susuyordu: "Ya imam sen ne dersin?"
dediler. İmam-ı Azam, "Bunlar müminin sıfatıdır,
böyle biri müminin ta kendisidir" dedi. itiraz ettiler: "Ya
imam nasıl olur, mümin cenneti istemez mi, cehennemden korkmaz mı?.."
diye. İmam tek tek açıkladı: "Gerçek (bilinçli) mümin
cenneti istemez, sahibini (Allah'ı) ister, cehennemden korkmaz,
sahibinden korkar, ölü eti dediğiniz balıktır, görmediğine
şahitlik eder, çünkü Allah'ı görmez ama kesin inanır, rükusuz
secdesiz kıldığı namaz
cenaze namazıdır, fitneyi sever,
çünkü fitneden maksat mal ve evladdır, (Kur'an'da mal ve evladın
müminler için fitne -imtihan- olduğu belirtilmiştir); hakkı
istemez, çünkü haktan kasıt ölümdür, mümin de olsa ölümü
temenni etmez."
SEN BİR
KIZINI VERMEZSİN DE...
Kufe'de bir adam üçüncü Halife Hz.
Osman için "Yahudiymiş" diye tutturmuştu. Herkes
bunun asılsız olduğunu, imkansız olduğunu söylüyor
ama adam bir türlü ikna olmuyordu. Bu konu İmam-ı Azam'a da
duyuruldu. "Adamı bu saçma inancından kimse caydıramadı,
sununla bir de siz görüşseniz" dendi. "Hay hay" dedi
İmam-ı Azam, bir akşam bu kıza dünürlüğe diye
adamın evine gitti. Dereden tepeden konuştuktan sonra sözü
esasa getirdi:
- Biz Allah'ın emri, Peygamberin kavliyle
kızına dünür geldik.
- Kime istiyorsunuz kızımı, öğrenebilir
miyim?
- Kızını istediğimiz kimse
son derece ahlâklı, dürüst çok zengin ve alabildiğine cömert,
Kur'an'ı ezbere biliyor ve sürekli okuyor... (Bunların hepsi
Hz. Osman'ın nitelikleri)
Adam sözünü kesti:
- Yeter, bunlardan bir tanesi bile kızımı
vermek için yeterli meziyettir.
- Ama bu damat adayının bir kusuru
var, kendisi Yahudi.
-Adam parladı:
- Nasıl olur, benim kızımı
bir Yahudiye istersiniz?
İmam-ı
Azam için artık taşı gediğine koymanın zamanı
gelmişti:
- Sen bir kızını yahudiye
vermezsin de Hz. Peygamber iki kızını birden bir Yahudiye
nasıl verir? deyince adamın artık bir inat ve itiraza
mecali kalmadı, bilinen gerçeği kabul etti.
(Hz. Osman peygamberimizin damadıydı,
önce bir kızıyla evlenmiş, o ölünce diğer bir kızıyla
evlenmişti. Bunun için Hz. Osman'a "Zi'nNureyn'' (İki nur
sahibi) denmiştir.)
Abbasi'lerin ünlü halifesi Harun Reşid
zamanında yaşamış olan Behlül Dana (VIII.
yüzyıl) dönemin evliyasındandı. Zaman zaman aklından
zoru olan kimselere has tavırlar takınır, herkes de bundan
dolayı kendisini deli sanırdı. Ama bunu maksatlı
yapardı. Behlül daima Harun Rediş'in yakınında
bulunur, çeşitli sebepler hasıl ederek onu uyarırdı.
Bir gün Behlül, üstü başı toz toprak içinde uzun bir
yolculukan gelmiş olmanın belirtileri ile Harun Reşid'in
huzuruna çıktı. Harun Reşid sordu:
- Be ne hal Behlül, nereden geliyorsun?
- Cehennemden geliyorum ey hükümdar.
- Ne işin vardı cehennemde?
- Ateş lazım oldu da ateş
almaya gittim.
- Peki, getirdin mi bari?
- Hayır efendim getiremedim. Cehennemin
bekçileriyle görüştüm, onlar "Sanıldığı
gibi burada ateş bulunmaz, ateşi herkes dünyadan kendisi
getirir" dediler.
Birgün adamın biri Behlül'e akıl
danıştı:
- Ey Behlül Dana, ben zengin olmak istiyorum,
bana ne tavsiye edersin?
Behlül bir an düşünüp cevap verdi:
- Demir al, demir sat. Demir ticareti eski çağlardan beri kârlı bir iş olarak biliniyordu. Çünkü demir hiç fire vermeyen, daima üstüne koyan bir maddeydi. Adam Behlül'ün tavsiyesine uyup demir ticaretine başladı ve gerçekten kısa zamanda dilediği gibi zengin biri oldu. Zengin olduktan sonra Behlül için "Bu ne budala adam, verdiği akılla herkes köşeyi dönüyor,
kendisi fakirlikten kırılıyor"
diye düşündü. Bir zaman sonra Behlül'ün karşısına
çıktı, yeni bir akıl danıştı:
- Ey Behlül Divâne (Dana yerine aptal yerine
koyarak divane diyor) ben demir alıp satmaktan yeterince zengin oldum.
Biraz da başka bir iş yapayım. Bu sefer ne tavsiye edersin?
Behlül adamın içini dışını
bildiğinden onu kötü niyetine kurban edecek bir tavsiyede bulundu:
- Soğan al, soğan sat.
Soğan ticaretinin de riskli işlerden
biri olduğu bilinir. Soğan devamlı fire veren bir nesnedir.
Adam soğan ticaretine başlayınca kısa zamanda iflas
bayrağını çekti ve kötü kalbliliğinin cezasını
pahalı bir biçimde ödedi.
Behlül Dana birgün Harun Reşid'den
bir vazife istedi. Harun Reşid de ona çarşı pazar ağalığını
(denetimini) verdi. Behlül hemen işe koyuldu. İlk olarak bir fırına
gitti. Birkaç ekmek tarttı hepsi normal gramajından noksan
geldi. Dönüp fırıncı ya sordu: "Hayatından
memnun musun, geçinebiliyor musun, çoluk-çocuğunla ağzının
tadı var mı?" Adam her soruya olumsuz cevap verdi. Memnun
olduğu bir şey yoktu. Behlül birşey demeden ayrıldı
ve bir başka fırına geçti. Orada da birkaç ekmek tarttı
ve gördü ki bütün ekmekler gramajından fazla geliyor, eksik
gelmiyor. Aynı soruları bu fırının sahibine de
sordu ve her soruya olumlu cevap aldı. Bundan sonra başka bir
yere uğramadan doğru Harun Reşid'in huzuruna çıktı
ve yeni bir vazife istedi. Harun Reşid, "Behlül daha demin
vazife verdik sana ne çabuk bıktın?" dedi.
Behlül açıkladı:
- Efendimiz çarşı pazarın ağası
varmış. Benden önce ekmekleri tartmış, vicdanları
tartmış, buna göre herkes hesabını ödemiş, bana
ihtiyaç kalmamış.
Harun Reşid bir
Ramazan günü Behlül'e tembih etti:
- Akşam namazında camiye git, namaza
gelen herkesi iftara davet et.
Akşam oldu, namaz kılındı,
namazdan sonra Behlül 5-10 kişilik bir grupla çıka geldi.
Harun Reşid şaşırdı:
- Behlül bunlar kim? Ben sana namaza gelen
herkesi saraya iftara çağır diye tembih etmedim mi? Sen o kadar
cemaatin arasından bir sofralık bile adam getirmemişsin..
- Efendimiz, siz bana camiye gelenleri değil,
namaza gelenleri iftara çağır dediniz. Namazdan sonra bendeniz
cami kapısında durdum, çıkan herkese hocanın namaz kıldırırken
hangi sureyi okuduğunu sordum. Onu da yalnız bu getirdiğim
kişiler bildi. Camiye gelen çoktu ama namaza gelen demek ki yalnız
bunlarmış.
Behlül Dânâ'nın menkıbelerinden
kitaplar meydana getirilmiştir. Bunların hepsi insanları
iyiliğe, doğruluğa, Allah rızasını kazanmaya
özendirici bir nitelik taşır. Türk halkı arasında da
bunlardan bir bölümü bilinmekte ve anlatılmaktadır.
Bir hac ibadeti sırasında Harun Reşid
ve Behlül yüksekçe bir yere oturup oradan ibadet ve dua eden ve bu
arada ağlayıp gözyaşı döken insan selini
seyrediyorlardı. Behlül Dana halifeyi uyarmak için yeni bir fırsat
yakalamıştı. Dedi ki:
- Ey müslümanların halifesi, bütün bu
ağlayıp sızlayan insanlar kendi nefislerinin günahlarının
hesabını verip veremeyeceklerini bilmedikleri için ağlaşıyorlar.
Halbuki sen kendi nefsinin hesabı yanında bütün bu insanların
da hesabını vereceksin.
Başlangıçta Türkistan
taraflarında bir bölgenin hükümdarı yani dünya sultanı
iken vâkî olan bazı ikazlarla hükümdarlığını
bırakıp maneviyat sultanı olmaya azmeden, bunu da gerçekten
başaran İbrahim Edhem (VIII. y.yıl) dünya malına karşı
o kadar tenezzülsüzdü ki kimseden bir şey istemez ve beklemezdi.
Nefsini yokluğa ve mahrumiyete o derece alıştırmıştı
ki bir benzerine
rastlanamazdı. Birgün büyük velilerden
çağdaşı ve hemşehrisi Şakik Belhi ile karşılaştı
ve ona sordu:
- Ey Şakik nasıl geçiniyorsun?
Şakik Belhi cevap verdi: - Bulunca yiyoruz, bulmayınca sabrediyoruz. İbrahim Edhem: |